Uzun zaman sonra “hadi maça gideyim” dedim. Saat 16.00’ya doğru meydana indim; Meydan, Uzun Sokak tıklım tıklım. Ev Ganita tarafında… Sahil trafiğinin hâlini bilen bilir; daha o saatte arabalar milim milim ilerliyor. “18.00’de çıkarsan yine yarı yoldan dönersin” dedim kendi kendime.
İndim sahile. Belediyenin kaldırdığı otobüse bindik. Sloganlar, küfürler, marşlar eşliğinde stadın yolunu tuttuk. Beşirli’ye geldiğimizde otobüs durdu:
E hani stada gidecektik? Neyse, “spor olsun” dedik, yürümeye başladık. Sahil yoluna geçtik… Stat 2–3 kilometre var ama 50 metre arayla güvenlik güçleri dizilmiş. Arkadaş, önlem tamam da bu ne? Germeyin bu şehri artık.
Her Fenerbahçe maçı böyle. Avni Aker zamanında asker tabur tabur görürdük, şimdi bekçi, polis, bariyer… Önlem elbette olacak ama bu görüntü daha maç başlamadan insanı geriyor. Stat çevresinde polislerle dolu ama ne dolu….Yanımdaki bir vatandaşın sözüne kahkaha attım:
“Ula darbe mi oldi?”
Maç başladı. Fenerbahçe daha ilk düdükle birlikte bizi abluka altına aldı. Baskı, tempo, önde pres… Derken ani bir kontra; Muçi ile golü bulduk. Tribün bir an nefes aldı.Daha 7. Dakikada öne geçtik ya!
Halil Umut Meler sanırım çok korktu!
Golden sonra izlediğimiz şey biraz da hakem komedisiydi. Oyun kuramıyoruz, Fener’in markajına boyun eğmişiz zaten; bir de üstüne en ufak temasta düdük, sarı kart, bizim her itirazımıza sert bakış… Fenerli oyuncuların her feryadı karşılık bulurken bizim oynama isteğimiz zırt pırt kesildi.
Daha o an tribünde bir hava esti:
“Biz bu maçı alamayacağız…”
1-1, 1-2 derken Onuachu’nun son dakika golüyle devreyi eşitlememiz moral oldu. Ama ilk 45 dakikada Lovik ve Agusto sahada yoktu desek yeridir. Buna rağmen ikinci yarıya yine onlarla başladık.
Ve başlar başlamaz Onuachu’nun kaybettiği top, kalemizde gol…
Burada kocaman bir parantez açmak gerekiyor:
Lovik alındı. Herhâlde izlenerek alındı. Ne adam geçebiliyor, ne doğru dürüst top kesebiliyor, ne de girdiği ikili mücadeleyi kazanabiliyor.
O zaman sormak gerekiyor:
Bu Lovik, Cihan Çanak’tan iyi mi? Sikan’dan iyi mi? Hatta haftalardır eleştirdiğimiz Olaigbe’den iyi mi? Eğer değilse neden satıldı o gençler?
Onana meselesi de ayrı. “Bonservisini almayacağız” açıklamasından sonra büyük bir düşüş… Futbolcuya sezon ortasında böyle mesaj verilir mi? Sonra sahadaki performans düşüşüne şaşırıyoruz.
Augusto haftalardır yok.
Bu kadar pas hatası, bu kadar top kaybıyla zaten maç kazanılmaz. Hakem ne yaparsa yapsın; dört atsan beş yiyecek gibisin.
Atıyorsun ama aç kurt gibi yiyorsun.
İşin özeti şu:
Trabzon ve Trabzonspor ağır maçların psikolojik baskısını kaldıramıyor. Şehir geriliyor, yönetim demeç veriyor, kent yöneticileri daha fazla önlem alıyor… Önlem arttıkça tansiyon yükseliyor.
Yarın yine böyle olacak. Belki 50 metreye değil 10 metreye bir güvenlikçi. Belki saha kenarında asker, üstümüzde helikopter… Maç başlar başlamaz itirazlar, kartlar, düdükler…
Yıllardır senaryo değişiyor mu?
Fenerbahçe bu psikolojiyi iyi oynuyor. Saha içi kadar saha dışını da yönetiyor. Baskıyı avantaja çeviriyor.
Biz ise hâlâ “hakem, güvenlik, psikoloji” üçgeninde dönüp duruyoruz.
Belki de sorun sadece futbol değil.
Bu şehir maçı kaybetmiyor; önce psikolojiyi kaybediyor.
Yorumlar
Kalan Karakter: