Ne kadar hafif bir kelime, değil mi?
Söylerken dudaktan kolayca dökülür; ama ardında neyin örtülmeye çalışıldığını bilen için ağırlığı tonlarca eder.
Bugün yine aynı soru:
“Barışacak mısınız?”
Kiminle?
Adına “önder” denmeye çalışılan kişilerle mi?
Bir milletin hafızası vardır.
Ve o hafıza, masa başında yazılıp silinen bir metin değildir.
O hafıza; köy meydanlarında açılmış yaraların sessizliği,
annelerin gözyaşı,
yetim kalan çocukların sustuğu çığlıktır.
Ve şimdi çıkıp “barış” diyorsunuz.
Barış…
Barış dediğin şey; iki taraf da insan kaldığı yerde olur.
Vicdan hâlâ nefes aldığı yerde konuşulur.
Ama burada mesele başka.
Burada mesele; geçmişin acılarını görmezden gelmek değil,
adaleti ve toplumsal hafızayı unutmamaktır.
Birileri kelimeleri süslüyor:
“Çözüm”, “barış süreci”, “yeni bir sayfa”…
Peki o sayfanın altında ne var?
Toplum hafızasında derin yaralar açan olaylar…
Ve siz diyorsunuz ki: “Unutalım.”
Unutmak mı?
Bu millet unutur mu sanıyorsunuz?
Mesele kin değil, intikam hiç değil.
Mesele şu:
Adalet ve hakikat olmadan barış olmaz.
Adaletin olmadığı yerde yapılan her “barış”,
sadece suskunluk anlaşmasıdır.
Ve suskunluk, en büyük çürümedir.
Bugün “barış” diye sunulan şey,
aslında bir pazarlık masası olabilir.
Ama o masada oturanlar şunu unutmamalı:
Bu milletin onuru pazarlık konusu değildir.
Ne dün oldu,
ne bugün olur,
ne de yarın olur.
Barış mı?
Elbette herkes barış ister.
Ama herkes aynı şeyi kastetmez.
Kimisi barışı; silah gölgesinde nefes almak sanır.
Kimisi barışı; başını dik tutabilmek olarak bilir.
Bizimkisi ikincisi.
Ve bu yüzden cevap net:
Barış… Evet. Ama adalet ve hakikat çerçevesinde, doğru zeminde.
Yorumlar
Kalan Karakter: