Bir ülkede açlık sınırı otuz bin lirayı aşmışsa,
asgari ücret bu sınırın altında kalmışsa,
insanlar ucuz et için sabahın köründe kuyruklara giriyorsa…
Orada önce susulur.
Sonra utanılır.
Televizyon ekranlarında hararetle konuşanlar var.
“Dış politika”, “büyük dava”, “küresel meseleler”…
Hepsi doğru olabilir.
Ama miden boşken ideoloji duyulmaz.
Cebin delikken hamaset tutmaz.
Filistin için yürüyen kalabalıklar oldu.
Peki İsrail korktu mu?
Hayır.
Ama burada, bu topraklarda,
kendi halkı bir lokma et için sıraya girerken
vicdan biraz daha sustu.
Türk milliyetçiliği,
önce Türk’ün karnını düşünür.
Önce bu ülkede çocuğun beslenme çantasını,
annenin mutfak tenceresini,
babanın eve girerken başını öne eğmemesini ister.
Bir milletin itibarı,
başka coğrafyalara atılan sloganlarla değil,
kendi insanının onuruyla ölçülür.
Ekranlara çıkacak vekiller konuşuluyor.
Oysa mesele konuşmak değil.
Zaten konuşan çok.
Anlatan çok.
Ama duyan yok.
Dini hassasiyetlerden söz ediliyor.
Ne var ki, açlık üzerine yüksek sesle konuşan
kaç “kanaat önderi” gördük?
Kaçı “israf haramdır” derken,
bir annenin çocuğuna et alamamasını hatırlattı?
Türk bayrağı hâlâ ayakta.
Ama bayrağın gölgesinde yaşayan insan
her geçen gün biraz daha eğiliyor.
Bu bir siyasi polemik değil.
Bu bir insanlık meselesi.
Bu, Türk milletinin kendi evinde
misafir gibi hissetmemesi meselesi.
Devlet ciddiyeti,
önce sofrada başlar.
Adalet, önce pazarda görünür.
Milliyetçilik, önce halkın karnı doyduğunda anlam kazanır.
Ve unutulmamalıdır:
Aç bir millete nutuk çekilmez.
Aç bir millet,
eninde sonunda sorar.
Sofra boşken slogan doyurmaz.
Önce insan,
sonra söz...
Yorumlar
Kalan Karakter: