Hayat bazen bir sofraya benzer derler.
Ben artık öyle demiyorum.
Hayat daha çok bir meydandır.
Kimi insan gelir gelmez yer bulur.
Kimseye “Ben burada durabilir miyim?” diye sormaz.
Çünkü insanlar onu görünce yarım adım geri çekilir.
Yer açarlar.
Sessiz bir saygı vardır orada.
Ama bir de başka meydanlar vardır.
Orada insanlar omuz omuza durur.
Ama sen yaklaştığında omuzlar daha da sıklaşır.
Sanki görünmez bir duvara çarparsın.
Ne kavga vardır ne söz.
Ama yer de yoktur.
İnsan bazen böyle yerlerde kalmaya çalışır.
Biraz yana kayar.
Biraz kendini daraltır.
Biraz daha sessiz olur.
Belki bir karış yer açılır diye.
Oysa mesele çoğu zaman kalabalık değildir.
Mesele… oranın sana ait olmamasıdır.
Bizim memlekette bir söz vardır:
“Misafir umduğunu değil bulduğunu yer.”
Ama insan bazen hayatı da misafirlik zanneder.
Sanki kendi hayatında bile emaneten duruyormuş gibi yaşar.
Yer istemeyi öğrenir.
İzin almayı öğrenir.
Kendi varlığını tartmayı öğrenir.
“Acaba fazla mı geldim?”
“Acaba rahatsız mı ediyorum?”
“Acaba biraz daha geri mi çekilmeliyim?”
Derken insan fark etmeden küçülür.
Oysa hakikat şudur:
Bazı yerlerde küçülerek sığamazsın.
Çünkü mesele senin büyüklüğün değildir.
Mesele o yerin darlığıdır.
Ama insanın içinde bir ses vardır.
Çocukluktan kalma bir ses…
“Ses etme.”
“İdare et.”
“Şükret.”
O ses yüzünden insanlar yanlış meydanlarda bekler.
Yanlış kapılarda sabahlar.
Yanlış kalabalıklarda kaybolur.
Sonra bir gün anlar.
İnsan bazı yerlerden kovulmaz.
Sadece davet edilmemiştir.
Ve hayat bazen büyük kavgalardan değil, küçük fark edişlerden değişir.
Şunu anladığın gün mesela:
Seni görmeyen kalabalıkların ortasında bağırmak yerine
seni duyan insanların yanına yürümek daha onurludur.
Çünkü gerçek insanlar…
Sana yer verip vermemeyi tartmaz.
Onlar zaten
sen gelmeden önce
yerini ayırmışlardır.
Hayatta bazen mesele yer bulmak değildir.
Mesele şudur:
Yanlış kalabalıklarda
kendine yer aramayı bırakabilmek.
Yorumlar
Kalan Karakter: